Ana sayfa Atatürk Hakkında Atatürk İlke ve İnkılapları

Atatürk İlke ve İnkılapları

109
0

1.Cumhuriyetçilik

Cumhuriyet kelimesi dilimize Arapça “Cumhur” kelimesinden girmiştir. Bu kelime halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelir. Cumhuriyet veya cumhuri devlet iktidarın millete ait olduğunu öngören devlet şekli demektir. Cumhuriyetin Batı dillerindeki karşılığı Republique-Republic şeklindedir. Latince kökten gelen bir kelimedir. Latince, Publica, halk toplum anlamındadır. Res ise ait olma, aidiyet ekidir. Respublica halka ait olma anlamındadır.

Bizim kullandığımız Cumhuriyet kelimesi de Arapça aynı yapı ile karşımıza çıkmaktadır. Arapça Cumhur, halk anlamındadır, iyet ise aidiyet ekidir. Cumhuriyet, kelime olarak halka ait olma anlamındadır. Egemenliğin, yani yönetim ile ilgili kural belirleme ve onu uygulama gücünün halka ait olması.

Cumhuriyet geniş anlamda egemenlik topluluğunun bütününe, millete ait olması anlamındadır.

Türkiye’de cumhuriyet, milli egemenlik ilkesinin benimsenmesinin bir neticesi olarak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan 29 Ekim 1923 tarihli değişiklik sadece yönetim biçimi olarak kabul edilmiştir. 1924, 1961 ve 1982 anayasalarımızda da bir yönetim biçimi olarak kabul edilmiştir.

Atatürk’ün, cumhuriyeti devletin siyasi bir rejimi olarak seçmesinin en önemli nedeni; Türkiye’yi modernleştirme çabalarına cevap veren rejim biçimi olmasıdır. Cumhuriyeti “fazilet” olarak niteleyen Atatürk, Ekim 1924 tarihli bir konuşmasında cumhuriyeti şu şekilde tanımlamaktadır: “Türk milletinin tabiat ve şiarına en mutabık olan idare Cumhuriyet idaresidir.”1
Cumhuriyetçilik, devletin siyasi rejimi olarak cumhuriyeti benimseme ve onu fazilet rejimi olarak tanımlama ve değerlendirme demektir.

Cumhuriyetçilik ilkesi, Atatürk’ün devlet anlayışının temellerinden birini oluşturan Milli Egemenlik ilkesiyle çok sıkı ilişki içindedir. Milli Egemenliğin korunması ve gözetilmesi Cumhuriyet Rejimi ile mümkündür.

Cumhuriyetçilik ilkesi, fertlerin değil, milletin bütününün benimsediği bir ilkedir ve Türk milletine aittir.

Cumhuriyetçilik ilkesinin öngördüğü cumhuriyet rejiminin “demokrasi” ile ilgisi vardır. Atatürk bunu, “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir” diyerek ifade etmiştir.2

Türkiye’de Cumhuriyet, ırk, din, dil ve cinsiyet farkı gözetmeksizin, bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasi rejimin adı olmuştur. “Eşitlik İlkesi”, Türkiye Cumhuriyeti’nin özünü teşkil etmiştir.

Devlet şekli cumhuriyet olan yeni Türk devleti, Misak-ı Milli ile çizilen, milli sınırların üzerinde milli devlet anlayışını, millet ve devlet birliğini, bütünlüğünü ifade eder. Bu bütünlüğü Atatürk İzmir’de 14 Ekim 1925′te yaptığı konuşmada şu şekilde değerlendirmiştir: “Bugünkü hükümetimiz, teşkilat-ı devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendiliğinden yaptığı bir taşkilat-ı devlet ve hükümettir ki, onun ismi cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir, millet hükmettir.” Cumhuriyet, en gelişmiş devlet şekli olarak Türk inkılabının sonucudur, başarısıdır. Cumhuriyetçilik’ten anlamamız gereken ilk önemli şey halkın yönetimde söz sahibi olmasıdır. Yönetimde söz sahibi olmak demek uyulacak ve uygulanacak kuralları belirleme ve uygulama güç ve yetkisinin halkta olması demektir. Halk bu güç ve yetkisini seçim unsuru ile belirlediği temsilcileri aracılığıyla kullanır. Halk kanun önünde eşit sayılacak, kanunlar herkese eşit şekilde uygulanacak ve halk iradesini özgür bir şekilde ortaya koyacak. Bu uygulama topluma “Vatandaş olma” “vatandaşlık” kavramını da getirir.

2. Milliyetçilik

Mensubu olduğu milleti sevme, onu yükseltme şuuru olarak özetlenebilecek Milliyetçilik, Türk inkılabının bir temel prensibi olduğu kadar, Türk milletinin kaderini tayin eden bir temel ilke, bir yüce ülkü, milleti huzur ve refaha yönelten bir bağdır.3

Milliyetçilik ilkesi, millet ve milliyet kavramlarına dayanır.

Millet, objektif bir ifade ile “herhangi bir esas etrafında toplanmış insan topluluğu” olarak tarif edilebilir. Topluluğu sağlayan esas insan topluluklarının özelliklerine göre değişiklik gösterir. Bu “esas” Fransa’da “kültür”, Almanya’da “ırk”, Araplarda “dil”, ABD’de “tâbiyyet” mefhumlarından ibaret olabilir. İnsan topluluklarının millet olabilmesi için bu bağlardan en az birinin etrafında toplanması gerekir. Buna karşılık bu bağlardan birden fazlası veya hepsiyle birden bağlı topluluklara “milliyet” ismi verilir. Türkiye Türkleri için bu bağların birden fazla olduğu konusunda ilim adamlarımız arasında görüş birliği vardır. Ancak, tespitler farklıdır. Yusuf Akçura, bu esasları “dil” ve “soy” olarak ifade eder. Ziya Gökalp ve İ. H. Danişment bu esaslara “kültür” ve “din” mefhumlarını da ilave ederler.4

Atatürk’ün milleti tarifi ise şöyledir: “Millet, dil, kültür ve mefkure birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyettir.”5

Milliyetçilik, kişiyi, topluluğu bağlayan bağ olarak, “Milliyet, vatandaşlık, milliyet duygusu” şeklinde de ifade edilmektedir. Ancak, milliyetle, milliyetçilik arasında fark vardır. “Milliyet”, bir millete mensup olma, bir millete bağlı olma halidir. “Milliyetçilik” ise, bir millete mensup kişilerin, mensup oldukları millete karşı besledikleri bağlılık dugusu ve şuurudur. Kişinin mensup olduğu kitleye karşı bağlılık hissi, millet duygusunun esasını, kökünü teşkil etmektedir.6

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, özellikle Türk milletinin birliği ile beraberliğine yer ve değer vermektedir. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı birleştirici ve toplayıcı nitelikte ve millet yararınadır. Bu anlayış Türk milleti gerçeğinden hareket eder ve ona dayanır. Gerçeğe dönüktür. Türk milletinin yükselme ve çağdaş milletlere ulaşma ülküsünü ifade eder. Türk milletini meydana getiren değerleri korumayı esas alır.7

Atatürk, genç nesillerin mutlaka bu duygu ve düşünceyle yetişmesini istemiştir. O, İstiklal Harbi’ni ve inkılaplarını, bu büyük milli hisle başarmıştır. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, hürriyete ve insan şahsiyetine değer verir. Zaten gerçek milliyetçilik, medeniliğin özü olan hürriyetten doğar.

“Bize milliyetçi derler, fakat biz öyle milliyetçileriz ki bizimle iş birliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin gerçeklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencil ve mağrurane bir milliyetçilik değildir.” Atatürk bu sözleriyle milliyetçiliğimizin milletlerarası ilişkilerde barışçı ve diğer milletlere saygılı bir anlam taşıdığını ifade etmektedir.

Türk milliyetçiliği bir inanç, bir duygudur. O inanç ve duygunun içinde vatanın bütünlüğü esası vardır. Milliyetçilik, sosyal ve kültürel faaliyetlerle oluşan ruhsal bir bağdır. Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplumu ifade eden bu bağ geçmişte ve gelecekte heyecanını daima hissettiren bir mefkuredir. Atatürk, bu mefkureyi millet gerçeğine dayandırarak 22 Mayıs 1919 tarihli raporunda şu şekile ifade etmiştir. “Millet, milli hakimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.” Atatürk’e göre milliyetçilik, bir ırkçılık değil, bir vicdan ve duygu işidir. İnsan haklarına ve hürriyete dayanan, kültürel değerlere kıymet veren bir sistemdir.8 Daha önceden de belirtildiği gibi Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının temelinde kültür vardır. Türk milletine mensup olma şuuru ile vatanı ve milletine bağlı olan insanları bir arada tutan ve ortak bir gaye, ortak bir amaç etrafında toplayan kültürdür. Binlerce yıllık tarih içinde, birlikte bulunmaktan, birlikte yaşamaktan doğan ortak değerler ve inanç sistemimizden gelerek hayatımızın her anına yansıyan ortak dini değerler kültürümüzü oluşturan temel unsurlardır. Bu kültür değerlerinin önemli özelliklerinden biri de statik, yani durağan olmamaları; aksine dinamik, yani zaman ve şartlara göre eskiyenlerin, ihtiyaca cevap vermeyenlerin atılması ve yeni ihtiyaçlara göre, zora başvurmadan, yeni değerlerin benimsenmesidir.

3. Halkçılık

Dilimizde kullanılan halk deyiminin anlamı, insan topluluğudur. Osmanlı Devleti’nde halk deyimi aydın zümrenin dışında kalan insan topluluğunu ifade ediyordu. İlk defa Ziya Gökalp tarafından “halk”ın Türk milletini ifade ettiği savunulmuştur. Yaşanılan zamandaki topluluğun adıdır.

Türk devlet geleneğine göre devlet halk için vardır. Halka hizmet, halkın korunması ve halkın doyurulması için mevcut bir idari yapıdır. Halkın taşıdığı bu mana Osmanlı Devleti’nin son döneminde unutulmaya yüz tutmuş iken hak ettiği ifade ve önemi Türk inkılabı ile tekrar kazanmıştır.

Türk inkılabının anlayışına göre halk ile millet arasında bir birlik, bir eşdeğerlik vardır. Türk halkı, Türk devletinin beşeri unsurunu oluşturur. Türk milleti, Türk halkının Türklük bilinci içinde gelişmesiyle siyasi ve sosyal alanda değer kazanmasıdır. Türk milleti halklardan teşekkül etmiş değildir. Bunun sonucu olarak Türk devletinin beşeri unsurunu halklar meydana getirmez. Türk halkı şehirlisi, köylüsü ile din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşların bütününü ifade eder.

Halkçılık, milliyetçilik fikrinin bir sonucudur. Gerçek anlamda milliyetçilik, halkçılığa dayanır, halkçı bir özellik taşır.

“Türkiye halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı yaşama gereği saymış bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır” sözleriyle Atatürk halkçılık anlayışını ifade etmiştir.

4. Devletçilik

Atatürk inkılapları çerçevesinde Devletçilik özel teşebbüse yer veren ekonomik prensiplere sahip iktisadi alandaki uygulamalardır.
Türkiye’de devletçilik, karma ekonomi şeklinde gelişme göstermiştir. Karma ekonomi devlet işletmeciliği ile özel teşebbüsün bir arada bulunması demektir. Ancak bu anlayış ekonomide katı bir devletçiliğin uygulanmasını ifade etmez.9

Atatürk Devletçiliği: “Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş ve Türkiye’ye has bir sistemdir… Kişinin çalışmasını esas almakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha kavuşturmak ve memleketi geliştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alakadar etmek mühim esaslarımızdandır”10 şeklinde tarif etmektedir.

Atatürk devletçilikle devleti, ekonomik hayatı destekleyen bir güç olarak düşünmüştür. Devlet yatırımcıya, üreticiye, dağıtımcıya, tüketiciye yön vermek ve bu tür konuları denetlemekle yükümlüdür. Atatürk, devletçiliği tamamıyla demokrasi ve hürriyet rejimi içinde değerlendirmiş, devletin iktisadi sahada rehberliğini ön planda tutmuştur. Ancak bu rehberlik her şeyi devlet yapar anlamında değildir.11

Atatürk, 1936 yılında devletçilik konusunda şunları söylüyor: “Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin içine almak.”

“Devletçilik bilhassa sosyal, ahlaksal ve ulusaldır. Devlet ve fert (özel teşebbüs) birbirine karşıt değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.” Görüldüğü gibi Atatürk, ekonomik kalkınmanın temelinde “ferdi teşebbüs ve menfaatin” bulunmasını doğal bir olgu olarak kabul etmektedir. Ferdin teşebbüsünün ekonomik faaliyetine sınır çizilmesini, hükümetin görevi saymakla birlikte, bu sınırın zaman içinde değişebileceğini düşünmektedir.

5. Laiklik

Laik olma, “dünya işlerinin, din işlerinden, dini otoriteden ayrı olarak ele alma” şekliyle tarif edilmektedir. Bugün hukuki manada laiklik; devlet ve din işlerinin ayrılığı, devletin vicdan hürriyetinin gerçekleşmesinde tarafsız kalmasıdır. Değişik bir ifadeyle; devletin Allah ile kul arasından çekilmesi ve dinin de devlet işlerine karışmaması yani akıl ile imanın yetki alanlarının birbirinden ayrılmasıdır.12

Günümüzdeki laik kelimesinin ifade ettiği modern manaya ulaşılması, Tanzimat’la birlikte başlar. Gülhane Hattı Hümayunu’nda din ve mezhep hürriyeti öngörülmüş, 1876 “Kanun-i Esasi”nin on birinci maddesiyle laikliğe doğru yöneliş, anayasa teminatı altına alınmıştır. 1909 tarihli Kanun-i Esasi ile bu durum aynı şekilde muhafaza edilmiştir. 1921 tarihli “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”nda milli hakimiyet ilkesi ön planda tutulmak suretiyle laiklik anlayışının gerçekleşmesinde bir adım daha atılmıştır. Nihayet gerek Osmanlı Devleti anayasalarında, gerekse Yeni Türk Devleti’nin 1921, 1924 anayasalarında mevcudiyetini muhafaza eden “devletin dini islam’dır” ibaresi 10 Nisan 1928 tarihli 1222 Sayılı Kanunla yapılan bir anayasa değişikliği ile kaldırılmış, 5 Şubat 1937 tarih 3115 sayılı kanunla “laiklik” bir anayasa ilkesi olarak yerini almıştır.

Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılapların temelini teşkil eden laiklik, Türk milletinin maddi, manevi ve fikri yapısını modernleştirme istikametine yöneltmiştir.

Atatürk’e göre din bir vicdan meselesidir. Dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Buna en güzel delil Atatürk’ün şu sözleridir: “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz.”13

Türkiye’de devletin laikleştirilmesi, toplum hayatında laik değerlere yer verilmesi dinin, devlet hayatında siyasi bir fonksiyon ifa etmesine kesin olarak son verme şeklinde görülmüştür. Siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik zorunluluğun sonucu olan laiklik, bu nedenle devlet idaresi ile birlikte hukuk, eğitim, dil alanlarını da kapsar: “Bizim dinimiz en makul ve en tabi bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.”14

Atatürk’ün din ve laiklik anlayışında, millet sevgisi ile birlikte dine saygılı olma hasletini de görmekteyiz. Onun gerçekleştirdiği Türk inkılabında laiklik din aleyhtarlığı şeklinde değil, toplum hayatında din hürriyetinin, serbest düşüncenin güvenilir bir teminatı olarak düşünülmelidir.15

6. İnkılapçılık

İnkılapçılık ileriye, gelişmeye yönelik bir manayı ifade eder. İnkılapçı bir toplum devamlı bir gelişme içerisindedir. Tarihi ve sosyal gelişmeler neticesinde toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kurallar koymak inkılapçı topluma has bir özelliktir.

Atatürk bu amaçla; “Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkali ile medeni bir heyeti içtimaiye haline isal etmektir” diyerek Türk devletinin ve Türk toplumunun medeni ve insani yaşayışının gereği, meydana gelen yeni düzenin korunmasını lüzumlu görmüştür.16

Türk inkılabını, “Türk milletini son asırlarda geri bırakmış müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müessese koymuş olmak” şekliyle tarif eden Atatürk’ün inkılapçılık anlayışı söz konusu müesseseleri korumak ve savunmaktır.”17

Toplumsal gelişmelerin sonucu, toplumsal ihtiyaçları karşılayan kurallar konulurken, bilimsel arayış, bilimin ışığı altında gelişmeleri değerlendirme, Türk inkılabının, inkılapçılık anlayışının bir gereğidir.

Atatürk’ün inkılapçılık anlayışının ardında dünya kültür ve medeniyetinden, Türk halkını yararlandırma çabası yatıyordu. Ancak Türk inkılabı daima Türkün karşısına çıkan ihtiyaçlardan doğması nedeni ile bu anlayışın kendisine mahsus dinamik bir özelliği vardır.